On bir ayın sultanı Ramazan… Her gelişiyle kalplerimizi yoklayan, hayatımıza yeniden çeki düzen veren mübarek bir mevsim. Bu ayı diğer zamanlardan ayıran sadece oruç değildir. Teravihiyle, mukabelesiyle, fitresiyle, zekâtıyla Ramazan; ibadetin hayatın her alanına yayıldığı bereketli bir zaman dilimidir.

Bugün Ramazan’a mahsus iki güzel ibadeti hatırlayalım: Mukabele ve sadaka-i fıtr.

Mukabele: Vahyin İzinde Bir Buluşma

Mukabele kelime olarak karşılıklı okumak, mukayese etmek demektir. Dini literatürde ise bir kişinin Kur’an okuması, diğerlerinin de onu takip ederek dinlemesi suretiyle hatim yapılması anlamına gelir. Aslında bu uygulama, doğrudan doğruya vahiy geleneğine dayanır.

Her Ramazan ayında Cebrâil (a.s.), o güne kadar nazil olan ayetleri Allah Resûlü’ne arz eder; Peygamber Efendimiz de okunanları Cebrâil’e tekrar ederdi. Bu karşılıklı okuyuş, Efendimizin vefat ettiği son Ramazan’da iki defa gerçekleşmiştir (Sahih-i Buhari, Bed’ü’l-Vahy, 5). Böylece Kur’an’ın hem muhafazası hem de tashihi gerçekleşmiş oluyordu.

Bugün camilerimizde, evlerimizde sürdürülen mukabele geleneği işte bu sünnete dayanır. Mukabeleye katılmak, Kur’an’ı dinlemek ve takip etmek sünnete ittiba açısından büyük bir fazilettir.

Ancak burada önemli bir husus vardır: Kur’an okunurken susmak ve dikkatle dinlemek. Nitekim Kur'an-ı Kerim’de A‘râf suresi 204. ayette, “Kur’an okunduğu zaman onu dinleyin ve susun ki size merhamet edilsin.” buyrulmaktadır. Âlimlerimiz bu ayetten hareketle, Kur’an’ı dinlemenin farz derecesinde bir sorumluluk olduğunu ifade etmişlerdir.

Mukabelede sadece dinleyen kimse büyük sevap kazanır; sünneti ihya etmiş olur ve hatim sevabına nail olur. Fakat bizzat Kur’an’ı okuyarak tamamlamadığı sürece hatim yapmış sayılmaz. Hatim, tilavetle gerçekleşir. Bu ayrımı bilmek ve ibadetlerimizi şuurlu yapmak önemlidir.

Ramazan’da mukabele halkalarında oturmak; aslında kalbi vahyin iklimine taşımaktır. Günlük telaşın arasında, yarım saatliğine de olsa kelam-ı ilahiyle baş başa kalabilmektir. Belki de ruhumuzun en çok ihtiyaç duyduğu şey budur.

Sadaka-i Fıtr: Paylaşarak Bayrama Ulaşmak

Ramazan’ın bir diğer hususi ibadeti ise sadaka-i fıtrdır; halk arasındaki adıyla fitre. Sadaka-i fıtr, Ramazan ayının sonuna yetişen ve nisap miktarı mala sahip olan Müslümanın vermesi vacip olan bir sadakadır. Kişi hem kendisi hem de velayeti altındaki kimseler adına bu sadakayı vermekle yükümlüdür.

Buradaki zenginlik ölçüsü zekâtla aynıdır: Asli ihtiyaçları ve borçları dışında yaklaşık 80 gram altın veya bu değerde mala sahip olmak. Fitre; anne-baba gibi üst soya, çocuklar gibi alt soya ve eşe verilemez.

Fitre, Ramazan’ın başında da verilebilir, sonunda da. Önemli olan, bayramdan önce ihtiyaç sahiplerine ulaştırılması ve onların da bayram sevincine ortak edilmesidir. Çünkü fitrenin hikmeti, bir yönüyle orucun eksiklerini telafi etmek; diğer yönüyle toplumdaki kardeşlik bağlarını güçlendirmektir.

Ramazan’da yapılan her ibadetin sevabı kat kat verilir. Eğer zekât borcumuz varsa, onu da bu mübarek ayda eda etmek ayrı bir güzelliktir. Çünkü Ramazan, sadece aç kalma ayı değil; paylaşma ayıdır. Sadece nefsimizi terbiye etme değil; başkasının halini anlama mevsimidir.

Mukabele ile kalbimizi arındırırız.

Fitre ile malımızı arındırırız.

Oruçla nefsimizi arındırırız.

Ramazan bizi böylece bütüncül bir terbiyeden geçirir.

Rabbim bizlere rızasına muvafık ameller işlemeyi, Kur’an’la hemhal olmayı, paylaşmanın huzurunu yaşamayı ve Ramazan’ı hakkıyla eda edebilmeyi nasip eylesin.

Ramazan-ı şerifimiz mübarek olsun.

Ali Yıldırım

Vaiz