Yıllar önce okuduğum bir şiir, insanın her şeyden sıyrılıp yüksek bir yere çıkarak kendi hayatını seyretmesini anlatıyordu. Öyle bir yer ki; herkesin ve her şeyin görülebildiği bir noktadan insan kendi hayatını sanki bir başkasının gözünden izleyebiliyor. Yani kendisinden iki tane varmış gibi; biri hayatına devam eden diğeri de yüksekten kuş bakışı ile kendisini izleyen…
Belki de bu, günlük koşuşturmanın içinde kendimize ayırabildiğimiz kısa bir zaman demekti. Geçim kaygıları, mutlu anların tatlı telaşı, acılar, gözyaşları… Hayat bütün hızıyla akarken insanın durup kendine bakabilmesi.
Kızılderili bir bilge hızlı bir yolculuk sırasında ansızın durur. Yanındakiler neden beklediğini sorduklarında şu cevabı verir:
“Ruhumun bana yetişmesini bekliyorum.”
Modern hayatın en büyük sorunlarından biri de belki budur: İnsan, kendisini sürekli meşgul eden bu dünyanın içinde kaybolduğunu, kendisinden uzaklaştığını fark ededemesi. Peki! insan kendisiyle, ruhuyla nasıl barışık yaşayabilir?
Bu soruya cevap ararken fark ettim ki, günümüzün sorunu gibi görünen bu meselenin cevabı aslında binlerce yıl önce verilmişti. Ve bunu uygulayanlar hep vardı. Ama biz hiç fark etmemiştik. O: “İtikâf” tı.
Elimizdeki bilgilere göre Hz. İbrahim, Allah’ı bulma yolculuğunda uzun tefekkürler yapmış, yalnız kalmış ve kendi içine yönelmiştir. Kur’ân’ da onun bu arayışı övülerek anlatılır ve şöyle buyrulur:
“İbrâhîm ve İsmâîl’e de ‘Evimi ziyaret edecekler, orada ibadete kapanacaklar (itikâfa girecekler), rükû ve secde edecekler için tertemiz tutun.’ diye talimat verdik.”
Bu ayet, itikâfın Hz. İbrahim ve oğlu Hz. İsmail’in sünneti olduğuna işaret eder.
İtikaf, cahiliyye zamanında da kendini arayan kalplere ışık olmaya devam etmiş; Peygamberimizin dedesi Abdülmuttalib de Hira’da tefekküre çekilmiştir. Varaka b. Nevfel, Ebû Ümeyye b. el-Muğîre ve Zeyd b. Amr b. Nüfeyl gibi hakikat arayışındaki isimler de Hira’da inzivaya çekilenler arasındaydı.
Allah Resûlü de kendisine vahiy gelmeden beş yıl öncesinden Hira mağarasında tefekküre çekilmişti. “Ben kimim? Neden varım? Eğer var isem beni kim var etti?” sorularıyla başlayan bu anlam arayışı, aslında onu dedesi Hz. İbrahim’in izine götürüyordu. O dönemde Araplar bu uygulamaya “hapsetmek, alıkoymak; bir yere yerleşmek ve oraya bağlanıp kalmak” anlamlarına gelen itikâf adını veriyorlardı.
Allah Rasulü itikafa vefatına kadar devam etmiş, oruç farz kılınmasıyla kendisinin ifadeleriyle “Ben, Kadir Gecesi’ni aramak üzere ramazanın ilk on gününde itikâf yapardım. Sonra ayın ortasındaki on günde itikâf yaptım. Ancak daha sonra bana Kadir Gecesi’nin ramazan ayının son on gecesinde olduğu söylendi. Bu durumda sizden kim itikâfa girmek isterse girsin.” buyurarak bu kervana katılmak isteyenlere itikaf için en verimli zamanı açıklamıştır.
Böylelikle ümmetinin yaşamlarını etkilemeyecek kadar bir zaman diliminde itikafa girecek kişinin kendisiyle buluşmanın verdiği huzur ile dünyaya sağlıklı bir gözle bakmasını sağlamak istemiş; ayrıca kadir gecesine ulaşarak ahirette de çokça kazançlı olmasını amaçlamıştır.
Böyle baktığımızda itikafa Peygamberimizin ümmetine olan merhameti ve sevgisi diyebiliriz. Bir arayış ve farkındalık olan itikaf Peygamberimiz eliyle şefkate, bizden daha çok bizi düşünenin varlığını hissetmemize dönüşmesi ne kadar güzel değil mi?
Hayatın telaşından kendini çekip kenara koyan insan, aslında kendi ölümünün küçük bir provasını yapar. İtikafa girdiği mescit sanki kabir gibidir. İnsan kabre konduktan sonra insanlar nasıl hayatın akışına devam ediyorlarsa, hayat aynı şekilde caminin dışında devam ediyor.
Oysa İnsan çoğu zaman hayatın merkezinde kendisinin olduğunu düşünür. Biz olmazsak her şey yarım kalacak zannederiz. Oysa itikâfa çekildiğimizde, biz olmadan da hayatın akmaya devam ettiğini görürüz. Bizsiz yapılamayacağını düşündüğümüz işlerin yapılmaya devam ettiğine şahit oluruz.
İtikaf sayesinde bu gerçekle yüzleşmek bazen bir tokat gibi insanın yüzüne çarpabilir. Fakat aynı zamanda insanın değerlerini, önceliklerini ve hayatını yeniden sorgulamasına da vesile olur.
İtikâf aynı zamanda kalbe dönüştür. Kalbe dönüş ise bambaşka bir boyuttur. Kendi gönül aynasında kendisiyle yüzleşmektir. Günlük hayatın gürültüsü içinde susturduğumuz vicdanımız bu sessizlikte konuşmaya belki de haykırmaya başlar. Pişmanlıklarımız görünür olur, kusurlarımızla yüzleşiriz. Ve işte tam bu noktada itikâf bize tövbe edip yeniden başlama fırsatı sunar.
Kur’ân’da insanın öldükten sonra tekrar dünyaya dönmek isteyeceği fakat bunun mümkün olmayacağı bildirilir. Oysa itikâf, adeta bu dünyadayken verilen ikinci bir fırsat gibidir. İnsan derin bir muhasebe yapar ve itikâftan çıktığında kendisine yeni bir hayat bahşedilmiş gibi fırsatı değerlendirmeye koşar.
Eksiklerini tamamlamak, gereksiz yüklerinden kurtulmak ve yeni bir başlangıç yapmak için kendisine yeniden izin verilmiş olduğunun farkına vararak en güzele ulaşmak için yeni bir kapı aralar.
Belki de bu yüzden itikâf sadece bir ibadet değil; aynı zamanda bir arayıştır.
Kısacası itikaf Peygamberlerin ayak izlerini takip etmek, arayış, şefkati hissetme, arınma, kendi ile yüzleşip barışma, yeni fırsatlar oluşturma, huzur ve lütuftur…
Modern hayatın karmaşası içinde belki de en çok ihtiyacımız olan şey, biraz durup ruhumuzun bize yetişmesini beklemektir.
Reyhan TAŞTEKİN
Arhavi İlçe Vaizi