Kul Hakkı: Affı Zor Olan Günah

Abone Ol

İslam ahlakının merkezinde iki temel emanet vardır: Biri Yaratan’a karşı sorumluluklarımız olan hukukullah, diğeri ise yaratılana karşı sorumluluklarımız olan kul hakkıdır. Mümin için dindarlık, sadece seccade başında geçen vakit değil; çarşıda, pazarda, trafikte ve dijital mecralarda başkasının hukukuna gösterdiği titizliktir. O halde şu can alıcı soruyu sormalıyız: Alnımız secdedeyken kalbimiz kimlerin hakkıyla meşgul?

Yüce Allah, Kur’ân-ı Kerim’de şöyle buyurmaktadır: “Aranızda birbirinizin mallarını haksız yere yemeyin.” (Bakara, 2/188). Ayet-i kerîme, kul hakkının sadece maddi bir gasp değil, adaletin ve toplumsal huzurun temel taşı olduğunu ortaya koyar. İslam’ın adalet anlayışında kul hakkı, Allah’ın huzuruna "temiz" çıkabilmenin ön şartıdır. Çünkü Cenâb-ı Hak, kendi hakları konusunda "Tevvab" ve "Gafur" sıfatıyla tecelli etse de, kul hakkını ancak haksızlığa uğrayan kulun rızasına bırakmıştır.

Bugün en büyük yanılgımız, ibadetlerin kul hakkını otomatik olarak sildiğini sanmaktır. Oysa Allah Resûlü (s.a.v.) bir gün sahabeye, "Müflis kimdir bilir misiniz?" diye sormuş ve gerçek müflisi şöyle tarif etmiştir: “Ümmetimden müflis o kimsedir ki; kıyamet günü namaz, oruç ve zekâtla gelir. Ancak şuna sövmüş, buna iftira atmış, şunun malını yemiş, bunun kanını dökmüş ve şunu dövmüştür. Sonra iyiliklerinin sevabından bunlara verilir. Eğer davası görülmeden iyilikleri biterse, hak sahiplerinin günahları alınarak onun üzerine yüklenir ve sonra cehenneme atılır.” (Müslim, Birr, 59).

Kul hakkı bilinci, günlük hayatın en küçük detaylarında başlar. Bir işçinin hakkını gözetmekten, bir yetimin malını korumaya kadar her alan bu hukuk dâhilindedir. Nitekim Kur’ân-ı Kerim’de, “Vay haline o ölçüde ve tartıda hile yapanların!” (Mutaffifîn, 83/1) buyurularak, dürüstlüğün sarsıldığı her anın manevi bir yıkım olduğu vurgulanmıştır. Maddi haksızlıklar kadar, insan onuruna yönelik saldırılar da bu kapsamdadır. Rabbimiz bizleri şöyle uyarır: “Ey iman edenler! Bir topluluk diğerini alaya almasın... Birbirinizin gıybetini etmeyin.” (Hucurât, 49/11-12).

Zamanı ve imkânları inşa etmek, ancak ahiret bilinciyle mümkündür. Küçük görülen bir haksızlık, mahşerde altından kalkılamaz bir yüke dönüşebilir. Resûlullah (s.a.v.), bu tehlikeye karşı bizleri uyarmıştır: “Kimin üzerinde kardeşinin namusu veya malıyla ilgili bir zulüm varsa, altın ve gümüşün bulunmayacağı kıyamet günü gelmeden önce onunla helalleşsin.” (Buhârî, Mezâlim, 10). Demek ki gerçek mümin, üzerinde kimsenin "ahı" kalmaması için titreyen, dünyadayken arınmaya çalışan kimsedir.

Kul hakkı bilinci aynı zamanda bir muhasebe disiplinidir. Günün sonunda kendimize sormalıyız: Bugün birinin hakkına girdim mi? Kimin kalbinde onarılmaz bir yara açtım? Çünkü kul hakkı, mahşer meydanında helalleşilmeyi bekleyen ağır bir "borçtur".

Neticede kul hakkı, imanın kemal noktasıdır. Başkasının hukukuna saygı duymayanın, Allah’ın hukukuna saygısı eksik kalmış demektir. Hayatımızı, üzerinde hiçbir hak kalmayacak şekilde inşa etmek, ebedi kurtuluşun anahtarıdır. Rabbimiz, huzuruna kimsenin hakkıyla çıkmamayı ve kul hakkı titizliğiyle bezenmiş bir ahlakla yaşamayı bizlere nasip etsin.

Mustafa Barış BİLGİLİ

Borçka İlçe Vaizi